/ /

Haydi ama, Burası Türkiye!

02 Mayıs 2013

Anne von Breitenstein

Untitled-12

 

İstanbul, özlem şehri, Asya ve Avrupa’nın karışımı. Ben Alman bir öğrenciyim ve İstanbul’a bir dönem okumak için geldim. Bu şehir sadece coğrafi olarak değil aynı zamanda kültürel olarak da Asya ve Avrupa’nın karışımıdır. Tecrübelerimi şaşkınlığımın arkasındaki anlamaya çalıştığım kısa yazılarımla paylaşacağım.

 

“İki gönül bir olunca samanlık seyran olur.” diye bir Türk atasözü vardır. Çok mutlu ve rahatlamış bir şekilde geldim buraya ve Türklerin daha da rahat olduklarını düşündüm. Elimde Kadıköy’deki yeni dairemin adresiyle akşamın karanlığında uçaktan indim. Çok zeki olduğunu düşündüğüm bir otobüs şöförü elimdeki valizi alıp otobüse koyarak  paramı öncelikle Türk parasına çevirmem gerektiğini söyledi. Acaba çantamı adama bırakmalı mıyım? Hadi ama burası Türkiye! (Bu sözleri söylediğim ilk zamandı.)Bir döviz bürosunda paramı Türk lirasına çevirmeye gittiğimde, otobüs şoför motoru çalıştırdı. Ne?! Masadan eurolarımı aldım ve bavulumun olduğu otobüse bindim. Tabi ki Türk lirası olmadan. Her neyse! Otobüs şoförü  omzunu silkti. Her neyse! Bavulum, param burdaydı ama adres neredeydi? Döviz bürosunda unuttum onu. Aman Tanrım, bütün rahat halim kayboldu. Yeni dairemin bulunduğu yerin adını hatırlamaya çalışarak duraklarının adının gösterildiği ekrana doğru gittim. Umut yok! O yüzden ben de bana tanıdık gelen bir tanesini seçtim.(Bu arada İstanbul gibi bir şehirdeki mesafeler hakkında hiçbir fikrim yoktu.) Sadece ümit ettim. Kurtköy’de. İstanbul’un ahırı.

 

Saniyeler içinde otobüs gitti. Şubat ayıydı, saat 7 ve hava karanlıktı. Aman Tanrım, bir hiçliğin ortasındaydım. Evhamlı bir insan değilim ama burada nasıl desem bir gecekondu mahallesinde bir kavşaktaydım.  Bir elimde bilgisayar çantam, diğer elimde büyük bavulumla kendimi topuklularımın üzerinde çok aptal ve zayıf hissettim. Kendimi olası bir soyguna karşı hazırladım. Ama arabalar dışında nerede olduğumu söyleyecek bir insan bile yoktu ortalıkta. Oyukları çamurlu suyla dolu bozuk arnavut kaldırımlı yolda sendeledim, kaydım ve ağır bavulumu arkamda sürükledim. Çok kötü hissettim. Sonunda gri ve siyah gölgelerin ortasında onu gördüm:  parlayan modern bir pastane. Kurtarıcım. Bilgisayarımı açtım ve yeni ev arkadaşımı aradım: “Orada ne yapıyorsun”u takip eden “Kimseye güvenme”. Korkunç! Pastanenin sahibi(kimse ingilizce konuşamıyordu.)beni bir otobüs durağına bıraktı ki ordan gitmem 1 saatten fazla tuttu. Kendimi daha aptal hissettim ama aynı zamanda da rahatladım.

 

Sonunda Kadıköy’e vardığımda, ev arkadaşım beni herkesin çılgın yolculuğumdan çok etkilendiği bir doğum günü partisine götürdü. Ayın arka kısmını görmüşüm gibi hissettim. Boğaz’ı ilk gördüğümde ve vapurun güvertesinde ilk çayımı içtiğimde rüyadaymış gibi hissettim, sonunda İstanbul tarafından kabul görmekten dolayı gururlu olarak.


Yorumlar(0)