/ /

İstanbul Hatırası

06 Mayıs 2013

Çetin Baskın

İstanbul Hatırası

Gündüz çorbacı akşam meyhaneci Rıfkı’nın yerinde oturmuş çorbasını içen Haşmet İbriktaroğlu’nun kameraya dönük muhabbetiyle başlar Aaaah Güzel İstanbul (!) filmi. Vurgudaki ‘a’ harfinin çokluğu önemli, çünkü ne kadar çok ‘a(h)’ o kadar çok özlem ifade eder ve bu özlemin, bu iç çekişin en müstesna kahramanıdır Haşmet İbriktaroğlu. Atıf Yılmaz’ın yönettiği 1966 yapımı bu film Sadri Alışık’ın canlandırdığı Haşmet İbriktaroğlu karakterinin izleyiciyi filme davet ettiği meşhur giriş konuşması şöyledir;

 

 

Bu tanışma faslından sonra bütün film boyunca Haşmet’in iç sesi izleyiciye eşlik eder. Bu iç ses hem Haşmet’in kendi kendisiyle hesaplaşmasının sesidirAh_Güzel_İstanbul_afiş hem de Haşmet’in kendi İstanbul’unun sesidir. İstanbul beyefendisi (varsa öyle bir şey tabii) edasıyla geçmişinden babasıyla birlikte sahip oldukları yalı ve köşkleri, elde avuçta ne varsa azar azar yediklerinden, har vurup harman savurduklarından,  kalanları da alır değerlendirir diye verdikleri adamlar tarafından bir güzel dolandırıldıklarından bahseder Haşmet. Paltosu, atkısı ve ağzından düşürmediği Sipahi marka (günde iki paket mutlaka) sigarasıyla, kaldığı muhitteki itibarından, eski bir İstanbul tasavvurundan dem vurur. Anlaşılacağı üzere, eskilerin ifadesiyle mühim bir şahsiyettir Haşmet. Aileden kalan bütün miras uçunca Beylerbeyi’nde yalıların yanı başında denizle yalıların ortasında adeta bir sınır bölgesinde Kulübe-i Ahzan (Hüzünler Kulübesi) dediği küçük bir kulübede ikamet eder. Bahsettiği o koca mirastan elinde kalan tek şey bu “saray yavrusu” kulübeden ziyade hüzündür.

 

AHH İHTİYAR MEDENİYET…

Kendi İstanbul manzarasının içinde yarı bahtiyar yarı endişeli yaşarken Ayşe’yle karşılaşır Haşmet. Amcasından yadigar Fransa’dan alınmış körüklü fotoğraf makinesiyle Sultanahmet civarında İstanbul Hatırası yazıyla gerilmiş perdenin önünde seyyar fotoğrafçılık yapan Haşmet’in bu seyyar dükkânına uğrar Ayşe. İzmir’den film yıldızı olmak için kaçmış ve elindeki şöhret ilanlarındaki kadınlar gibi poz vererek fotoğraf çektirmek istediğini söyler Haşmet’e. Oğuz Baranlı adında bir adamın vaadine kanmış ve film yıldızı olacağına inandırılmıştır Ayşe. Haşmet rakı sofrası arkadaşı olan figüran Şefik’ten Oğuz’un kötü niyetli biri olduğunu ve Ayşe’nin eğer bu yola bir kez girdiğinde geneleve düşmesinin an meselesi olduğunu öğrenir. Ayşe’nin kaldığı Medeniyet Pansiyonu’nun yolunu tutan Haşmet kapıdan kovulsa da bir şekilde içeri girmenin yolunu bulur ve tam da Şefik’in dediği gibi “medeniyet” adındaki pansiyon gayrı resmi bir randevu evi çıkar. Haşmet Ayşe’yi kurtarmak amacıyla -yani tam da o eski bilindik yakalanma trüklerinden biri gerçekleştiğinde- pantolonunu Ayşe’ye vereyim derken polis baskın yapar. Yeşilçam sinemasına aşina olanlar için oldukça bilindik olaylar zinciridir bu “kötü yoldan kurtarılan masum kız hikâyeleri” ; lakin Ah Güzel İstanbul’un bu olay zincirinin ilk halkalarından biri olduğunu akılda tutmak gerekiyor. Üstelik Ayşe’nin düştüğü bu “kötü yol” bu “bataklık” Haşmet’i de rezil rüsva eder. Rahatından olmuştur Haşmet, hem kendi ifadesiyle diğer “Ayşe’ler” ne olacaktır?

 

İstanbul HatırasıHoş bir sedanın varlığıyla dolu musikinin yankılandığı bu koca medeniyetin içine doğmuş olmaktan duyduğu memnuniyeti hiçbir şeyin bozmasına izin vermez Haşmet. Batı’yı, Batılılığı, kozmopolitliği alenen aşağılar, bu tip heyecanları uçucu, zevksiz kısa süreli tatminler olarak görür. Tam bir İstanbul aşığıdır o; İstanbul hatırasına sıkı sıkıya bağlı, melankolik bohemdir.  Haşmet’e göre İstanbul hem manevi iklimden nasibini almamış kültürsüzlerle hem de her şeyin kolayına kaçmanın yolunu bulmaya çalışanlarla (“milli hastalığımız” olarak ifade eder bu kolaycılığı) doludur. İstanbul’un hüviyeti ve bu hüviyeti çepeçevre saran bir kültür ve tarih akışı zamane heveslerle sekteye uğramıştır Haşmet’e göre. Alafrangalık bahanesiyle her şeyin içi boşaltılmıştır.

 

Ayşe’nin “yeni” İstanbul imgesi ve bu imgeye duyduğu arzu, şöhret olmaya, kolay yoldan para kazanmaya olan tutkusu Haşmet’in gözünde bir “düşkünlüktür”, içine düşülen bir şeydir. Haşmet için bu yeni medeniyet (hadi modernlik diyelim) hayal kırıklığından öte bir şey getirmeyecektir. Haşmet’e göre evlatlarına iyi bir medeniyet bırakamayacak kadar acizdir bu kozmopolitlik iddiası. Her şeye rağmen Haşmet filmin sonunda Ayşe’yi “kurtarır” ve ikisini gene o bilindik İstanbul siluetine bakarlarken görürüz. Peki, bütün bu yaşananlardan sonra Haşmet ve Ayşe ne yapacaklardır, nereye gideceklerdir şimdi? Haşmet kendine has üslubuyla hemen buna da bir çözüm bulur;

 

 

Haşmet’in Ayşe’nin şahsında giriştiği bu medeniyet, kültür, şehir kavgasını günümüze uyarlamadan edemiyor insan. Yani Haşmet’in bugünkü İstanbul’un çehresine, siluetine baktığında göreceği şeyler karşısında bu kez nasıl bir itiraz geliştireceğini, AVM’lerle, rezidanslarla, “yaşam alanları” ve inşaatlarla yükselen bu manzara karşısında neler düşüneceğini düşünemeden edemiyor.

 

 

 

 

 


Yorumlar(0)