/ /

Şey… Seni yenebilir miyim İstanbul?

19 Ocak 2014

editor

2074381-istanbul-seni-yenecegim

Eskiler ve filmler anlatır hep. Bu büyülü şehre ilk adım atılan, tanışmanın gerçekleştiği yer Haydarpaşa Garı’dır. O meşhur kapılardan geçip merdivenlerden Marmara’yı, İstanbul’u selamlanır sonrasında da inanılmaz bir özgüvenle kollar açılır ve o söz söylenir: Seni yeneceğim İstanbul!

Ah İstanbul… Kimler kimler kafa tuttu sana o merdivenlerden değil mi?

haydarpasa

Ve o merdivenler… Ne çok kişiyi ağırladınız, ne çok kişiye bu sözü söylettin… Peki ya şimdi? Başına gelen talihsizliklerin sonrasında sahilden, vapurdan selamlanan Haydarpaşa, artık İstanbul’u yenme sözü görevini devam ettiremiyor. Bu müthiş nostaljiyi yaşamak için geç kalmış olanlar şanslarına küsüp bir daha barışmasalar yeridir. Şimdi gelelim alternatiflerimize… Bir Haydarpaşa olamazlar elbet ama yine de söz içinizde kalmasın istedim ve sizler için kafa patlatıp hazırladım.

Harem… Otobüsten indiniz, elinizde bavul sırtınız çanta. Sudan çıkmış balık gibisiniz. Her yer insan, her yer araç. İğne atmak için kolunuzu kaldıramazsınız bile, bazen o kadar kalabalık! Hemen bir check-in yapıp bu karmaşadan kurtulmanın yolunu ararken bir bakarsınız ki Kız Kulesi size “hoş geldin” diyor. Gülümsediniz, yürüdünüz, iyice yaklaştınız kıyıya, elinizdeki bavulları bıraktınız. İki kolunuzu da kucaklarcasına açıp İstanbul’u yeneceğinizi söyleyebilirsiniz. Not: Arzuya göre gözler kapatılabilir.

 

harem

Deniz otobüsü iskeleleri… Yakın çevreden gelenlerin vazgeçilmezidir. Vapurun büyük kardeşidir, çayınızı içip ponçiğinizi simidinizi yiye yiye gelirsiniz İstanbul’a. Bakın fotoğrafı söylemiyorum bile, siz zaten çoktan çay-martı-simit temalı bir fotoğraf çekip sosyal medyaya duyurmuş olursunuz. Derken, vakit geldi indiniz. O filmlerde anlatılan görülen heyecan biraz farklılaşmış bir halde size o sözü söylettirir: Seni yeneceğim İstanbul! Hapşuuu… Deniz otobüsünde dışarıya çıktınız tabii, yediniz soğuğu. Geçmiş olsun, kırmızı bir burunla kafa tuttunuz İstanbul’a, ne kadar etkili olur , siz aranızda anlaşın.

 

Sirkeci Garı… İlk ayak bastığınız yer burası olmasa bile öyle ya da böyle yolunuzun bir şekilde düşeceği yerdir. Henüz kalacak yeri olmayanlar için pansiyonlar, odalar her zaman ilgi çekicidir. Bir de buram buram tarih kokar tabii. Check-in’le puanlarınıza puan ekleyebileceğiniz, sosyal medyaya attığınız fotoğraflarla beğeni üzerine beğeni alacağınız yerlerden biridir. Beğeni dedim pardon like olacaktı. Malum moda bu şimdi.sirkeci Esenler Otogarı… “Ben deniz görmek istemiyorum, bir fark yaratıp karadan selamlayacağım İstanbul’u” derseniz, işte size harika bir alternatif. Otogarın giriş kapısına geldiğiniz andan en az 30-45 dakika civarındaki bir süreciniz olacak inmek için. Sabırsız bir kişiliğiniz varsa şayet, inip o mesafeyi yürüyebilirsiniz. Böyle bir durum içerisinde hanımefendi/beyefendi kişiliğinizden anlık da olsa kayıp annelerimizin “biber sürerim ağzına” dediği cümleler sarf edebilirsiniz. Bu sizi daha çok kamçılayacak ve “sen görürsün!” nidaları atacaksınız.

 

esenler

Ve çağın gözdesi, havaalanları… Tatlı canınızı biraz daha şımartmak için tercih ettiğiniz uçaktan indiniz, alanda yolculuğun da verdiği rahatlıkla yürüyorsunuz. Gülücükler saçıyorsunuz – daim olsun o ayrı- ama bir düşünün: sizin oradan verdiğiniz “Hazır mısın? Geldim İstanbul” mesajınıza kuleden izin çıkacak mı?

 

 

havaalanı

Mekanlarımızdan en gözdeleri bunlar… Ama mesele, ayak bastığımız yer değil. Kafa tuttuğumuz yer, İstanbul, eskisi gibi mi sizce? Hala o Yeşilçam’da seyrettiğimiz gibi mi?

 

 

Yenmesini geçtim, hala aynı özgüvenle “Yeneceğim!” diyebiliyor musunuz, diyebiliyor muyuz? Çok büyük İstanbul, çok büyük. Bizden böyle büyük birine kafa tutmak ne kadar doğru? “Hop, bir dur bakalım” derler , önce sor sonra hareket et derler. Önce sor, “Seni yenebilir miyim İstanbul?”

 

 

Neden yenesin hem şöyle bir düşününce İstanbul’u, arkadaş olmayı denesene…

 

Editör: Esra Hurma


Yorumlar(0)