/ /

Tersine Göç

17 Temmuz 2013

Editör

goc1

Köyden kente göç olgusu Türkiye’nin ve tabii ki İstanbul’un en büyük yaralarından birisidir. Ne yazık ki, İstanbul’un kortizon almış gibi şişmesine, tarımın, kaçak inşaatların yapılmasının, suç oranının artmasının, kargaşa yaşanmasının, kontrolsüz büyümenin nedeni olan köyden kente göçte işler tersine dönüyor.

 

Hatırlarsanız Ferdi Tayfur’un “Hadi Gel Köyümüze Geri Dönelim” adlı bir şarkısı vardı. Şarkı ilk çıktığında “evet evet dönsünler” diye tepki verdiğimi hatırlıyorum. Aradan yıllar geçti, şimdi ben bir köyüm olsa döner miyim diye düşünüp, her seferinde de bu şarkıyı anıyorum. Kimse dönmüyor ve işin komik tarafı herkes buraya para için gelmesine rağmen, şehir parası olmayanlar için katlanılmaz bir hal alalı çok oldu.

 


Köye gitmeyi hayal edenler benim gibi hiç köy hayatını tanımamış olanlar ya da köye misafirliğe gidenler. Herkesin bir bahanesi var okul, iş, sağlık…

 

Otobüsten, metrodan, dolmuştan, itiş kakıştan adım başı cüzdan çıkarıp her şeye parayla ulaşmaktan, kalabalıktan, pislikten, trafikten, yorgunluktan asabiyetten zevk alınması gerekirmiş gibi davranıyoruz, yoksa niye ısrar ederdik ki? Bu kadar katlanılmaz olan nedir köy hayatında, tüketememek mi derdimiz acaba? Parayı, hayatımızı, yolları, insanları…

 

İşte karşınızda bir tersine göç hikayesi…
İstanbul’da hayatının 40 yılını geçiren ve bir kamu kurumundan emekli olan 43 yaşındaki Nihal Kaban, baba ocağı Bayburt’un Aşağı Çımağıl köyüne yerleşerek doğa sevgisinin tadını çobanlık yaparak çıkarıyor.

 

40 yıl İstanbul’da yaşadıktan sonra Türkiye’nin metropol kentini terk eden Nihal Kaban , ömrünün geri kalan kısmını köyünde çobanlık yaparak sürdürmeyi planlıyor.

 

Bayburt’a şehir merkezine 35 kilometre uzaklıkta bulunan baba ocağı Aşağı Çımağıl köyüne 3 sene önce yerleştiğini anlatan Kaban, “İstanbul’da emekli olduktan sonra doğa, tabiat sevgimi burada yaşamak istedim. İstanbul’un keşmekeş hayatından sıkıldım. Bekarım. Önceleri ‘yapamam’ diye düşündüm ve üç ay tatil amaçlı geldiğim köyümden bir daha da ayrılmadım. Hayvancılığa başlarken ilk başlarda zorlandım. 20-25 hayvanla başladım. Gün geçtikçe çoğalıyorlar. Bir bayan için bu iş zor ama bizimkisi biraz da belki de örnek olabilmek için. Sabah 05.00′te kalkıp, hayvanlarımı alıp dağlarda 4-5 saat otlatıyorum. Öğlen getirip ahırıma koyuyorum. Tekrar ikindiden sonra yeniden çıkarıyorum. Akşam 20.00′e kadar dağ bayır geziyoruz, eğleniyoruz. Her şeyi ile kendim ilgileniyorum. Pek vaktim olmuyor. Onlarla sınırlı bir sosyal hayatım var. Devam etmeyi düşünüyorum. Farklı bir yerde yaşamayı da düşünmüyorum. Çobanlık hayatı bana mutluluk veriyor” dedi.

 

Artık karnının doyduğu yeri terk edip, aç kalma pahasına lükse yakın yaşamak sevdası tadında yaptığımız sosyolojik tespitler vücuda büründü sanırsam.


Yorumlar(0)