/ /

İstanbul’a Kavuşmak

13 Ağustos 2013

Editör

istanbul1

Sözüm, bu şehirde doğup büyüyenlere değil… Burada doğup büyümemesine karşın, burada doğup büyüyenlerden daha yerli olanlara da, değil… Onlar bu şehrin boğazının, siluetinin, erguvanının, yedi tepesinin, kulelerinin, şarkılarının sahipleri… Bizler çok sonradan geldik, her şey sahipli ve yerli yerindeydi geldiğimizde. Sosyolojik anlamda olmasa bile aidiyet anlamında bu şehrin varoşlarındaydık…

 

Dışarıdan gelip yerleşenlerin, sonradan gelenlere rehberlik ederken sıkça kullandıkları bir cümle vardır: “Bu şehir, önce nefret ettirir kendinden. Sonra da bağımlılık yaratır.” Evet bir çok insan “Uzun kalmayacağım.” deyip başlamıştır bu şehirdeki macerasına ve sonra çocuk, torun vs derken döneceği yere ya omuzlarda döner ya da arkadan gelen nesiller onu “yakınımızda olsun.” diyerekten bu şehrin toprağına katarlar.

 

Osman Arolat bir anekdot anlatmıştı. İngiliz bir profesör dostu varmış Arolat’ın. Sir imiş kendisi. Amcamız,“işi olsun olmasın her yıl İstanbul’a gelir, The Marmara’nın denize değil Taksim Meydanı’na nazır bir süitine yerleşir ve bir hafta kalırmış. Her sabah altıda kalkar, kahvesini alır, balkondan meydanı seyreder, simitçisinden  gazozcusuna, ayakkabı boyacısından dolmuş şoförüne günün ilk saatlerinin koşturmacasını, o devinimi izler kinetik enerji depolarmış. Londra’nın en ünlü ve kalabalık meydanlarından Trafalgar’da bile, bırakın sabahın o saatlerindeki karınca hareketliliğini, ancak saat on gibi komşusuna yoğurt götüren yaşlı kadınların tek tük hareketine şahit olduğunu ve çok hareketli ve de enerjik bir toplumsunuz olduğumuzu” anlatırmış.

 

Evet, ülke olarak genç nüfusumuzla övünür dururuz. Dolayısıyla yaşlı ülkelere göre de devingen sayılabiliriz.  Ama bu durum ülkenin her köşesine aynı homojenlikte yayılmış değil elbette. İstanbul’un eline bu konuda başka hiç bir su bile dökemez. İstanbul’daki bu akışkanlık, yaşayanlarına da sirayet ediyor haliyle. Bayramlarda seyranlarda üç beş günlüğüne memleketinize gidiyorsunuz örneğin. Haliyle bir özlem var, heyecan var. Ama oraya ulaşıp sevdiğiniz insanları sevdiğiniz yerleri gördükten ve en iyi olasılıkla iki gün sonra sıkılmaya başlamıyor musunuz?

 

Eskiden ulaşmak için bayıldığınız, ayrılığın ilk yıllarında gurbet acısının yumruk yumruk boğazınıza düğümlendiği o memleketinize, ya da size ne olmuştur da bu sıkılma sorunu baş göstermiştir şimdi? Sizlerin başkaca cevapları da vardır elbette ama buna benim bulabildiğim en mantıklı cevap şu: İstanbul gibi bir şehrin olağanüstü devinimine alışmış metabolizmanın, taşranın dinginliğine adapte olamaması. Ormana düşmüş bir yağmur damlasının yarıklardan, kuytulardan sızıp akıntıya karışma isteği.

 

İstanbul’daki bu akışkanlık bazen ruha tedavi de olabilmektedir. Buraya taşındığım ilk yıllar ruhum daraldığında Boğaziçi Köprüsüne inip sağlı sollu trafiği onlarca dakika izlediğimi hatırlıyorum. Trafiğin o akışı, o kaos gibi görünen düzen, ruhumdaki sıkıntıları da akıntıya katıp uzaklaştırıyordu sanki. Çok sonra İstanbul trafiğinde araçların değil yolların hareket ettiğini düşünmeye başlayacaktım. Yollarda araçlar sıra sıra dizilip park etmiş, yolun kendisi akıyor. Tıpkı havalimanlarındaki bagajları taşıyan bantlar gibi. Bu durumu başka büyük şehirlerimizde görmek mümkün değildir.

 

Necip Fazıl, kim bilir, belki de bu çekilmezliklerin bile, aslında bazen şifa olabileceğini düşünerek yazdı; “Güleni şöyle dursun, ağlayanı bahtiyar” dizesini.


Yorumlar(0)