/ /

Vegan Vejetaryen Yürüyüşü’nden Sonra

28 Mayıs 2013

Başak Tan

logo

Hiç değişmeyecekmiş gibi uzun süre uğraştıran bazı şeyler bir anda değişebilir. “Etsiz ne var?” diye sorduğumuzda “tavuk var abla” diyen sevimli naif garson çocuk, şimdi vejetaryen olduğumuzu duyunca “ay abla bu yemekte yumurta var” diyebilir. Yanlış anlaşılmalar sevindirici olabilir. Çok yakın bir zamana kadar vegan ve vejetayenler karnistlere katil diyordu, karnistler de onlara otlayan kaçıklar…Şimdilerde mesafe gittikçe daralıyor, etli yemekleriyle meşhur lokantalar menülerine vegan seçenekler eklerken, vegi dil de tatlanıyor.

 

18 Mayıs günü Bahariye Caddesi’nde Türkiye’nin ilk Vegi Pride’ı (Vegan  – Vejetaryen Yürüyüşü) vardı. Cenevre’nin bu seneki uluslar arası yürüyüşüyle eşzamanlı olarak Türkiyeli arkadaşlar da kültürel çeşitliliği nedeniyle bu evrenselliği hissedebilecekleri İstanbul’da toplandılar. Vegan Kolektif, Vegan Özgürlük Hareketi ve Bağımsız Hayvan Özgürlüğü Aktivistleri dövizleri, bildirileri ve sloganlarıyla Türkçe, İngilizce, Ermenice, Kürtçe, Lazca gibi farklı dillerde hayvan dostlarımızı selamladılar. Etkinliği düzenleyen gruplardan biri olan Vegan Kolektif’ten Gülce Özen Gürkan ile veganlık, karnizm ve hayvan özgürlüğü üzerine sohbet ettik.

 

Gülce 32 yaşında bir müzisyen ve iki yıl önce izlediği Earthlings adlı video film vegan yaşam biçimine geçme kararını vermesine neden olmuş. İlk sekiz ay boyunca Türkiye’deki ilk ve tek veganın kendisi olduğunu zannederek, tüm memleketi veganlaştırma misyonunu bile üstlenmiş. Neyse ki Vegan Kolektif’le kuruluşundan hemen iki hafta sonra tanışmış. Kendisi ayrıca ilk ulusal vegan marşımızın bestecisi ve emin olun, tıpkı diğer veganlar gibi o da beti benzi atmış bir hayalete değil, yaşayan meleklere benziyor.

vejetaryen

 

Yürüyüş yalnızca İstanbul’da mı gerçekleşti?

Evet. Hem kültürel çeşitlilik nedeniyle hem de katılımcıların bir arada olmasını sağlamak için. İki binin üzerinde destekçimiz olsa da başka şehirlerde yürüyüş yapacak aktif bir grup yok.

 

Kolektif olarak etkinlik seyriniz nasıl, ne tür çalışmalarınız oldu?

İki yıldır 1 Kasım Dünya Vegan Günü’nde ve geçen yıl bir yılbaşı etkinliği olarak Beyoğlu Yeşil Ev’de veganları ve konuya ilgi duyanları toplayarak vegan yemekli, videolu, sunumlu ve konserli akşamlar düzenledik. Geçen yıl Beşiktaş’ta İstanbul’un vegan ürünlerini tanıtan bir stand kurduk. Önemli kitaplar, makaleler, film ve video altyazıları çevirdik. Kendi hazırladığımız makale ve broşürleri her etkinlikte insanlara dağıttık. Birçok gazeteye, televizyon ve radyo programlarına röportaj verdik. Vegan Restoran Loving Hut’ın sahibi ve aşçısı arkadaşım Gizem Ateşöz ile birlikte birer sunum hazırladık. Benimki veganlık ve hayvan özgürlüğü ile ilgiliydi, Gizem’inki de veganlık, sağlık ve çevre ile. Pek çok yerde hem beraber hem de ayrı ayrı sunum yaptık. Ayrıca Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın bir etkinliği olan Yaşayan Kütüphane etkinliğine katılıyoruz. Yaşayan Kütüphane’de tüm ötekiler, ayrımcılığa uğrayan her birey birer ‘insan kitap’ oluyor. Katılımcılar da bu insan kitaplara sorular sorarak onları okuyorlar, yani anlamaya çalışıyorlar. Biz de vegan kitaplar oluyoruz. Bu çok etkili; çünkü veganlık bir yaşam biçimi ve bu konuda sorulacak soru sonsuz. Böylece her soru bizim cevap repertuarımızı genişletiyor.

 

Herkesin vegan-vejetaryen olma nedeni değişik olduğu gibi kendi içlerinde de kategorize oluyorlar. Vicdani tarafından bakarsak vegan-vejetaryen bireyler hangi aşamalardan geçiyorlar?

Aslında birbirlerinden çok da ayrı değiller. Karnizmden veganlığa doğru bir skalanın bir ucunda azami, diğer ucunda asgari şiddet vardır. Bu şiddetsizlik yolunda adım adım ilerliyoruz hepimiz. Zaten zamanla yol alabileceğimiz bir konu. Bir günde had safhada vegan ya da vejetaryen olmuş kişilerde gördüğüm bir şey var; öfke. Olup biteni daha önce görememiş olduğu için kendine, onu uyarmadıkları için karnist çevresine yönelik bir öfke, suçluluk duygusu ve “sonunda ben görebildim; ama peki yanımdaki nasıl göremiyor bu gerçeği” şaşkınlığı…

 

Karnizmi ve türcülüğü açabilir misin biraz?

Türcülükten başlamak istiyorum; ırkçılık veya cinsiyetçilik gibi bir ayrımcılıktır. İnsanın ayrımcılığı dini, dili, rengi nedeniyle kendi türünden başka insanlar yerine diğer türlere yöneltmesidir. Birinci aşaması kendisini (insanı) diğer türlerden üstün görmesi, ikinci aşaması ise diğer türleri de birbirinden ayırması; bu sevilir, bu yenir, bu giyilir gibi. Tutarlı bir mantığı elbette yoktur; burada aileye katılan köpeği, Uzakdoğu kesip yer çünkü. Karnizm, tüm dünyanın insanlar için yaratıldığına dair pasif inançtır. Matematikteki aksiyomlar gibi; ispatı olmayan birkaç aksiyomun üzerine teoremleri kurar, matematiği, fiziği inşa edersin. Ön kabul demektir. Karnistlerin hayatları aksiyomlarla başlıyor; bilmeden bilmek!  “Neden” diye sorulacak olsa verilecek tek yanıt: “Çünkü öyle.” Sorgulamaya başlayan insanlarda ise bu aksiyomlar teker teker kalkıyor; çünkü gerçek gözlemler devreye giriyor. Karnist doğmuyoruz, büyürken etler ağzımıza tıkılıyor, yediğimizin canlı olduğunu anladığımızda iş işten geçiyor. Aklımızdaki Et-hayvan bağını koparıyoruz. Bu kopuşa kayıp gönderge diyoruz biz. Köpeğimizi severken tavuğumuzu yiyoruz. Yediğimizin, sevdiğimizle aynı şey olduğunu düşünemiyoruz. Çünkü et bize ambalajlarla geliyor ve televizyon reklamlarındaki inekler mutluluktan dans ederek onu tüketmemiz için bizi çağırıyor. Sömürülen bir birey mutlu olabilir mi? Bir birey mutlulukla, onu öldürmenizi bekleyebilir mi? Bunun adı toplumsal delilik.

 

Karnistlerle vegan-vejetaryen bireyler arasında bir iletişim problemi oldu hep. Karnistler dalgacı, siz şiddetli…

Başlangıçta çok hatalı davrandık. Gerçekleri onlara canhıraş haykırmanın her şeyi anlamalarını sağlayacağını sandık. İnsanın böyle zor ve hassas bir konuda vicdanıyla yüzleşmesi ve kendini değiştirme süreci zaten ağırdır. Bu böyleyken “sen şimdiye kadar katildin, artık katil olma” cümlesi çok ağır bir itham ve istek barındırıyor.Halbuki bu bir şiddetsizlik yolu demiştik, değil mi? Artık üslubumuz değişiyor ve özeleştiriyi de esirgemeden diyaloğa giriyoruz. “Veganım” diyorum ama elimde karton bardak görebilirsiniz. Bir karton bardak pek çok hayvanın ölümü ya da yuvasız kalması demekti. Şiddeti hayatımızdan fark ettikçe atıyoruz.  Önemli olan, tamamen yok olup olmayacağını öngöremediğimiz şiddeti en aza indirgemek. Sadece beslenme alışkanlıkları değil giyim kuşam da değişiyor;  kürk, deri, yün, ipek giymeyeceğimiz gibi üretimini durdurmak için uğraşacağımız hayvana ait şeyler. Tüketim alışkanlıklarınızı tamamen değiştirmeye karar vermek bile büyük bir adım.

 

Yürüyüşteki dövizlerden birinde “evet, bitkiler acı çekmiyor” yazıyordu. Bitkiler hala gündemde demek ki. Nasıl açıklıyorsunuz?

Bitkilerin sinir sistemi yok, yaşamları çok farklı. Ölümleri bile bizimki gibi değil. Kafanı koparsalar acılar içinde ölürsün. Elmayı kopardığında ne elma ölür ne de ağaç. Bitki yaşamaya devam eder. Avokado durduğu yerde olgunlaşır, soğan cücüklenir.

 

Sağlıklı beslenmeyle ilgili sorulara nasıl yanıt veriyorsunuz?

Amerikan Beslenme Derneği’nin bir makalesi var, onun çevirisini yaptık. (rapor:) Bu makalede kadın, erkek, çocuk, bebek, yaşlı, hamile; herkes için ayrı takviyesiz sağlıklı beslenme kılavuzu var.

Endüstri tarafından uzun zaman önce deliler gibi proteine ihtiyacımız olduğuna inandırıldık. Halbuki veganlar proteinsizlikten şikayet etmezler. Dini inançlar gereği hayvansal gıda tüketmeyen toplumlar var, Hindistan gibi. Demek ki ihtiyacımız yokmuş! Düzenli tükettiğimiz meyve, sebze, baklagil, yemiş, tahıl zaten yeterince protein içeriyor. Hayvansal protein hücre bozulmasına yol açıyor, bu da kansere sebep oluyor sonra. Kötü kolesterol. Artık pek çok kalp damar mütehassısı bu tip vakalarda hastalarını vegan beslenmeye yönlendiriyor. Vegan beslenmeyle dördüncü seviye kanser hastalarını yirmi yıl daha yaşatan doktorlardan bahsediyoruz.

 

Hayvanlar üzerinde yapılmayan deneylerin daha başarılı olduğu da bir başka dövizde yazıyordu.

Avrupa’da Nisan ayında, hayvanlar üzerinde test yapan kozmetik firmaların ürün satışı yasaklandı. Çok daha sağlıklı test alternatifleri var. Birincisi bilgisayar simülasyonları; bulunduğumuz çağda her şeyi simüle etmemize yetecek kadar geniş veri var. İkincisi de insan kadavrasıyla yapılan testler. İkisi de daha iyi sonuç veriyor. Çünkü zaten hayvanlardan alınan sonucun, insandaki geçerliliği %10.

“Et yok anladık; ama süt, yumurta, peynir, yoğurt niye yok? Ne yiyeceğiz biz?” sorusunu hatırlatmamla birlikte, zalimce tariflere girişti Gülce. Bu soruyu soran biri sadece bunları yiyormuş demek ki. Ziyafet resmen, hayvan yemenin bittiği yerde başlıyormuş.

“İnsanlar gizli çekim yapıldığı için görüntüleri ciddiye almıyorlar; keşke onlar “karnizminizin sonuna kadar arkasındayız”  diyerek şeffaf davranabilseler de izinli görüntü alabilsek. Tecavüz askısında süt üretmesi için zorla döllendirilen inekleri, annesinin sütüne ulaşamasın diye burnuna dikenli çember takılan buzağıları, binbir türlü işkenceden geçirilen hayvanları gören herkes, çabamız gerekmeksizin kendiliğinden vegan olurdu.”


Yorumlar(0)